23“Ve Diğer Şeyler Topluluğu” ve topluluğun kurucusu olan Yeşim Özsoy Gülan hemen hemen her sezon ürettikleri fikirleri, yeni projeleri ve kendi oyunları ile tiyatro camiasında farklı bir renk olmaya devam ediyor. 2001 yılından bu yana sürekli bir üretim içinde olan topluluk, hali hazırda var olan tiyatro denemelerinin üzerine eklemeler yapmanın yanı sıra Türkiye tiyatrosuna ve hatta dünya tiyatrosuna da yenilikler getirmeye devam ediyor. 2006 yılında başlattıkları “Yeni Metin Yeni Tiyatro” projesiyle, neredeyse ödenekli kurumların birçoğunda kendilerine yer bulamayan, bulsalar da bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda olan yeni ve genç yazarların kendilerini göstermeleri konusunda fırsat sunuyorlar. Gülan, böylesi bir desteğin yanı sıra, yenilikten yana olan, üretimlerini sadece teatral bağlamda bir ürün olarak değil aynı zamanda toplumumuzun ve dünyamızın kanayan yaralarına değinmek kaygısıyla gerçekleştiriyor.

Topluluk, 2011 – 2012 sezonunun bitmesine yakın bir dönemde, Gülan’ın yazıp yönettiği “Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı” isimli oyunlarıyla seyirci karşısına çıktı.

Oyun başlamadan önce, seyirci tamamen lunaparkın havasına çekilmeye çalışılıyor. Çünkü olaylar bir lunaparkta cereyan ediyor. Dekoruyla, ışığıyla, müziğiyle tam bir park ortamı oluşturulmuş. Oyuncuların bir kısmı, oyun başlamadan seyirciler yerini alırken lunaparkta adeta çocuklar gibi eğleniyorlar. Fakat ara ara tedirgin bir ruh haliyle etrafı kolaçan eden kişiler de görüyoruz. Bu kişiler, ani, şüphe çeken ve şiddete meyyal hareketleriyle seyircinin oyun hakkında daha bir meraklanmasını sağlıyorlar. Derken oyun başlıyor. Bütün oyuncular birer birer sahneyi terk ediyorlar. Biri hariç. Burada bir not düşmem lâzım. Yazar, karakterlere isim vermekten ziyade onları, ruh halleri ve kişilik özellikleri ile tanımlamış. Yazım içinde oyundan karakterleri tanıtırken yazarın verdiği sıfatları parantez içinde belirteceğim. Yazar, sahnede kalan bu adama Derdi Olan Adam (DOA) demiş. Uzun trençkotuyla, elinde bir çanta olan uzun boylu bir adam. Etrafı dikkatlice gözlemleyip kendi kendine konuşmaya başlıyor. Sürekli bir sorgulama içinde. Seyirciyi bir anda lunaparkın havasından çıkarıyor. Ardından gizemli bir edayla etrafına bakınan, elleri ceplerinde bir halde, paltolu biri geliyor (Her şeyini Kaybetmiş Adam – HKA). Önce birbirlerini tanımaya çalışıyorlar. Güvensiz bir edayla bakıştıktan sonra neden bu vakitte orada olduklarını sorguluyorlar. Ve aralarındaki parolayı söyledikten sonra rahatlıyorlar. Parola; “Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı”.

Gazetenin birinde, belli olmayan bir yere götürülmek üzere bir ilân çıkar. Seçilen kişilere bu parola verilir. Buluşma yeri ise lunaparktır. Sonra dört kişi daha gelir buraya. DOA, söylediğim gibi sürekli bir sorgulama içindedir. Hayatı, kendisini, ilişkileri, ülkeyi ve daha birçok şeyi. Sorgulamalarını tamamen mantıksal süreçlerden geçirerek yapar. Bir hezeyan içindeymiş gibi değil de daha mantıklı bir silsile halinde yürütür sorgulamalarını. Bu sorgulama havasını çevresine de verir. HKA ise hayatta tutunacağı dalı kalmamış birisidir. Tek umudu gazetede gördüğü ilândır. Hayata ve olaylara daha karamsar, daha sert bakmakta ve kendini koruma kaygısıyla üzerinde silah taşımaktadır. Belki sakladığı bir şeyler var. Belki de yüreğinde taşıdığı bir kin. Bu ikisinden sonra genç ve cıvıl cıvıl bir kız girer içeri (Gencecik Kız – GK). Aslında o neşeli mizacının altında travmalarla dolu bir dünyası vardır; dayaklar, tacizler, korkular, öğrenilmiş çaresizlikler, genellemeler vardır kızın hayatında. Sonra bir genç erkek sahneye aniden dalar (Gencecik Çocuk – GÇ). Sevgi dolu, saf ve temiz bir gençtir. Geldiği bölgede ırkı ve kültürü aşağılanmıştır. Köyleri boşaltılmıştır, üzerlerine mermiler yağdırılmıştır. Örgüt gelip haraç almış devlet ise haraç verdiği için yardım ve yataklık yaptığını iddia edip hapse tıkmış, işkenceler yapmıştır. Buna rağmen insana ve yaşama duyduğu sevgisinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Sürekli bir tebessüm halindedir. Ve gülmek de sevgi dolu yüreğinden ötürü kendisine bir o kadar yakışmaktadır. Bu gencin ardından gizemli başka bir adam girer (Adını Saklayan Adam – ASA). Her şeyiyle kusursuz gibi görünen bu adamda bir muamma vardır. İsmini söylemekten bile çekinir. Çünkü o yaşadığı toplum içinde ötekidir, yok edilmeye, sürülmeye çalışılmıştır. Sürgünler, katliamlar, talanlar, yağmalar görmüştür. Bir komşunun başka bir komşuyu hunharca katlettiğine ya da tecavüz ettiğine şahit olmuştur. O da çözümü kimliğini gizlemekte bulmuştur. Burada da gizler. Daha önceden başına gelenler bir daha gelmesin diye… Ve son adam girer içeri (Sürekli Ağlayan Adam – SAA). Mutluluğu ve huzuru dünyevi şeylerden uzaklaşmakta bulan, tamamen ilahî ve dinsel ögelere sığınan biridir. Yaşlıca biridir. Sürekli konuşmaktadır. Çevresinin de bu inançlara bağlanmasını ister. Bu maksatla sürekli olarak inancını ve değerlerini gözyaşlarıyla anlatır. Bir müddet sonra oradan bazılarını etkiler. Hatta çoğunluğu etkisi altına alır. DOA burada devreye girer. Önce mantıksal sorularla ve kendisine yöneltilen sorulara verdiği makûl cevaplarla SAA’nın düşüncelerini çürütmeye çalışır. Sonra onun etkilediği kişilere yönelir ve SAA’nın ne yapmaya çalıştığını, onun fikirlerinin zararlı yönlerini anlatır. Fakat pek de başarılı olduğu söylenemez. Çünkü etkilenen bireylerin beyni adeta yıkanmış gibidir. Bu etkiden kolay kolay kurtulacak gibi değillerdir. Derken hava iyice aydınlanır. Ve parkın bekçisi gelip parktakilerin dağılmasını ister. Böylece tartışma son bulur. En azından o an için…

Oyunun yazarı ve yönetmeni Yeşim Özsoy Gülan, hayat denen bu oyunda yaptığımız tartışmaların, içinde bulunduğumuz sorgulamaların, çektiğimiz sıkıntıların, dayatılan yaptırımların ve düzenlerin aslında oyunun birer parçası olduğunu hissettirirken bir yanıyla da oyunda dekor olarak tercih ettiği lunapark atmosferi ile eğlendiğimiz yaşamımızın aslında korkutucu bir yanının olduğunu da bizlere göstermektedir. Çünkü lunaparktaki aletlerde ve oyunlarda her zaman bir tehlike de mevcuttur. Gülan, ülkemizde yaşanmış olan içinde vahşeti barındıran olayları (Maraş olayları, gazeteci suikastları, Kürt sorunu, Roboski cinayetleri…), iletişim problemlerini, duyulan korkuları, güvensizlikleri, ötekileştirmeleri ele alırken asla ülkemiz özelinde değerlendirmekle sınırlı kalmamış. İsim ve mekâna yer vermemesinin nedeni de bu. Bu bağlamda da çok doğru bir adım atmış. Çünkü ülkemizde yaşanan bir dramın maalesef neredeyse aynısı veya benzeri başka coğrafyalarda da vuku bulmakta. Benimsediği bu dil, oyunun daha evrensel olmasını sağlamış. Gülan’ın sahne, ışık ve müzik tasarımlarındaki tasarrufu ve yönlendirmeleri de oyun metni ile tam bir uyum içinde.

Oyunda görev alan oyunculara gelince;

DOA rolünde Ali Rıza Kubilay’ın kendinden emin oyunculuğu beni etkiledi ancak her şeyiyle kusursuz olma çabası ve sürekli dimdik tutmaya çalıştığı beden duruşu rahatsız ediciydi. Oyunun akılcı kişisi ve aklı üstte tutmaya gayret eden kişisi olarak bu denli kusursuz görünmeye çalışması fazlaydı. Adeta kendini kasıyor gibi göründü gözümüze. Bu hali belki alakasız bir örnek gibi olacak ama bana Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ı anımsattı. O da konuşurken söylediği şeylere inanmıyormuş gibi boş ağız hareketleri ve boş bakışlarla konuşuyor. Aşırı derecede estetik görünme kaygısı, söylenenlerin değerinin yok olmasına sebebiyet veriyor. Kubilay’da da aynı handikap söz konusu. Oysa DOA karakterini diğerlerinden bir adım öne çıkaran yönü, düşünceleri ve düşüncelerinin yansıması olan sözleridir. Bizlere bunları daha inandırıcı bir üslûpla aktarması kâfi.

HKA’yı Hakan Atalay canlandırıyor. Oyundaki karakteri ürkek, ümidini yitirmiş bir adam. Ancak Atalay öyle bir sunuyor ki karakteri adeta dördüncü beşinci sınıf mafya çetelerinin bıçkın bir üyesi gibi algılıyoruz. Monologlarındaki kelimeler yetersiz olsaydı gerçekten de bu karakter hakkındaki fikrimiz tamamen böyle olurdu. Bu sebeple sergiledi oyunu, karakteri ile alâkasız buldum.

Begüm Akkaya GK rolünde… Her sahnesinde mükemmeldi. Duygu dönüşümlerini, dönüşümlere uygun iniş çıkışları, hezeyanları, travmaları, tonlamaları başarılı bir şekilde yansıtıyordu. Özellikle duygusal tiradında tüylerimiz diken diken oldu. Her hareketiyle seyirciyi kendisine çekmesini biliyor. Vücudunun esnekliğini çok iyi kullanıyor. Akkaya, oyunun öne çıkan isimlerinden.

GÇ rolündeki Musab Ekici, sempatik oyunculuğu ile rolünün hakkını veriyordu. Yaşadıklarından ötürü içinde taşıdığı burukluğu tebessümüyle örtbas edebilen bir karakteri bizlere içselleştirmiş bir şekilde aktarabiliyordu. Memleket olarak nereli olduğunu bilmiyorum ama diyalektin üstesinden iyi gelmiş. Lâkin yaptığı esprinin seyircinin hoşuna gittiğini anladığı anda iki defa yapması doğru değildi. Çünkü seyircinin tepkisine göre kendini yönlendirmek bir oyuncunun asla düşmemesi gereken hatalardandır.

ASA rolünü Oğuzhan Ayaz canlandırıyor. Diyalekt konusunda Musab Ekici için söylediklerimi Ayaz içinde söyleyebilirim. Karakterin diyalektini iyi vermiş lâkin “Bu karakterde diyalekt gerekli miydi?” sorusunu da sormadan edemeyeceğim. Kör göze parmak olmuş (oyuna gitmemiş olan okurlar için bir yönlendirme olmasın diye diyalektlerin hangi bölgelere ait olduğunu kasıtlı olarak söylemiyorum). Oyunculuğu için söyleyebileceğim pek bir şey yok ne yazık ki! Rolünden kaynaklanıyor belki ama vasat bir oyunculuk sergiliyordu.

Ve SAA rolünde Emin Maltepe… Bence Begüm Akkaya ile birlikte oyunun en fazla göz dolduran iki oyuncusundan biri. Oynadığı karakteri için uzunca gözlemler yapıp rolü üzerinde kafa yorduğu belli. Dindar eğilimli cemaatlere intisap etmiş insanların beden dilini, jestlerini çok iyi yansıtıyordu. Bu kişilerin belagatini de başarılı bir şekilde sunuyor.

Lunapark Bekçisi rolündeki Rıfat Doğu’nun rolü çok kısa ancak rolün kısalığı bu kadar üstün körü oynayacağı anlamına gelmiyor. Öyle kısa rolleri oynayan oyuncular vardır ki oyunun bütününe imzasını çakabilme becerisi gösterebiliyorlar. Ne dediği anlaşılmayan bir konuşmayla ve acele tavırlarla oynaması, oyunun sonunun başarısız gelmesine neden oldu. Oysa oyun, daha iyi bir oyunculukla daha vurucu bitebilirdi. Çünkü onlarca dakika devam eden muamması yüksek bir oyunda biri gelip aklımızdaki bütün soru işaretlerini bir anda kestirip atıyor. Oyunun sonu daha başarılı olmalıydı.

Dekor tasarımıyla Barış Dinçel, amiyane tabirle yine döktürmüş. Dinçel, bizi korkusuyla, heyecanıyla, sempatisiyle tam bir lunapark ortamına götürüyor. Renklerin daha çok beyaz ağırlıklı olması ise oyunda yer yer içimizi daraltan pesimist havayı kırarak dengeyi oluşturuyor.

Kemal Yiğitcan ışık tasarımında neredeyse tartışmasız isimlerden biridir. Led ışıklar, oyuncaklardaki bölgesel ışıklar lunapark havasının oluşmasına katkı sağlamış. Monologlardaki özel ışıklarsa anlatılanları daha anlamlı kılıyordu.

Yeşim Özsoy Gülan; diğer oyunlarda olduğu gibi siyasi ögelerden asla uzak durmuyor. Bunu yaparken de hiç kimseyi, hiçbir siyasi grubu incitmeden, saygılı bir üslûpla yapıyor ve çok da iyi ediyor.

No Comment

You can post first response comment.

Leave A Comment

Please enter your name. Please enter an valid email address. Please enter a message.